Hayat kaçırdı beni !.. Adam bile değildim henüz ki "Adam kaçırma"
vakası dahi olamamıştım. Bir çocuk kaçırıldı ve bir çocuk kaçtı !..
Yaşı kaçtı ! ?
Ben de anımsamam ya, saymayı bile bilmezken... Sen bulur isen ölç
bendeki çocuğun yaşını... Her niye ise o da ? Aklı yaşında değildi ki
hiç oysa...
Can verdi !.. Can vardı... Can KAÇTI !?
Ad verdi, adaydı, adımdı "ÇOCUK" !..
Hayat dadandı bir çocuk yüreğine ! Kim mi yaptı ?!
Utanmadan bir de ha !..
Bu bir ihbardır ;) İhbar ediyorum sizi...
Tabi ya, kime ? O kaçırıldığım, kaçtığım yerlerde var ya bir ben amma işte sen nereden bileceeen...
Uykumdu kaçan, amma bendim uykumda kaçan.
Sen yapınca bu Dünya'yı ateşler saçan...
Bugünlerde değil elbet amma bir gün elbet sorar bu can.
Ciddiye alanın kendi alınganlığı ve sorunudur !.. Hayatın bildiğim en şüphesiz dersi "Ciddiye alır isen seninle bir güzel dalgasını geçer, dalgaya alırsan da seni çok ciddiye alır" !!!
30 Temmuz 2016 Cumartesi
Kaç han kaçana... Hanlar size canlar size...
13 Temmuz 2016 Çarşamba
Türk kahvesi Türkiye üretimi kahve çekirdeği midir ? Bilginiz olsun diye...
"Türk kahvesi" denince Türkiye üretimi kahve çekirdeğinden falan sananlar olabilir belki !..
Buradan da bakınız : http://chartsbin.com/view/40147
Şaşıran çok olmuş da paylaşayım dedim.
11 Temmuz 2016 Pazartesi
Büyüklük ve/veya çoğunluk ile övünmemek gerek
Volkswagen'in araçların egzoz emisyon değerleriyle oynadığı gerekçesiyle ABD'de yaklaşık 15 milyar dolar cezaya çarptırıldığını herhalde duymayanınız kalmamıştır. Şimdi bir de Almanya'da ceza geliyormuş. Bu bir araba üreticisi ama değil mi ?
Samsung ve LG idi sanırım yıllar önce LCD panel fiyatlarını anlaşmalı olarak yüksek tutarak piyasada fiyat şişirmesi yapmış ve haksız kazanç elde etmişlerdi. Tabi bu nedenle de ceza almışlardı.
Daha çok duyulan ve bilinen ise iPhone patent sebepli Apple'ın Samsung'a açtığı davada kazanması ve Samsung'un 1 milyon euro cezayı Apple'e ödemesidir sanırım.
Bunlar benim zaman içinde rast geldiğim birkaç örnektir. Kasıtlı bir markayı göstermek amacım yok. Asıl amacım büyüklüğün getirdiği kirlenmeyi göstermek. Toplumun birey-birey kendi destekleri ile yarattıkları devler büyüklükleri içinde türlü kirli yollara da sapabiliyorlar. Bu sadece bu alanda, elektronik malzeme üreten markalarda olmuyor elbette.
Samsung ve LG idi sanırım yıllar önce LCD panel fiyatlarını anlaşmalı olarak yüksek tutarak piyasada fiyat şişirmesi yapmış ve haksız kazanç elde etmişlerdi. Tabi bu nedenle de ceza almışlardı.
Daha çok duyulan ve bilinen ise iPhone patent sebepli Apple'ın Samsung'a açtığı davada kazanması ve Samsung'un 1 milyon euro cezayı Apple'e ödemesidir sanırım.
Bunlar benim zaman içinde rast geldiğim birkaç örnektir. Kasıtlı bir markayı göstermek amacım yok. Asıl amacım büyüklüğün getirdiği kirlenmeyi göstermek. Toplumun birey-birey kendi destekleri ile yarattıkları devler büyüklükleri içinde türlü kirli yollara da sapabiliyorlar. Bu sadece bu alanda, elektronik malzeme üreten markalarda olmuyor elbette.
Sünnet ettirmek ile ilgili bilgiler...
Çocuklarınızı sünnet ettirmeden önce bir düşünün...
https://sunnetinzararlari.wordpress.com/2015/08/19/sunnet-cok-zararli-bir-operasyondur-ve-cocuk-haklarina-aykiridir/
"Hazreti Muhammet’in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışlarıyla şu ya da bu konuda söylemiş olduğu sözlerin tümü, Hazreti Muhammet’in koyduğu kurallar ve Müslümanlara gösterdiği yol."
Sünnet "FARZ" değildir. Yani yapılması dinimizce zorunlu olan uygulamalar değildir. Sünnet'e uyarsanız sevab kazanırsınız amma uymazsanız günah kazanmazsınız. Diğer bir yönden ise sünnet olduğu konusu şüpheli bir şeyi yapıyorsanız muhakkak bunun sebebi ile sevap değil, günah kazanırsınız.
Bakınız :
95:4 Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
Hatta bu alıntıma da inanmayıp kendiniz bakınız şuradan,
http://www.kuranmeali.org/95/tin_suresi/4.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx
Kuran'dan... Şeytan'ın Allah'ın yarattığını değiştirteceği üzerine...
http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/119.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx
Okuyun, öğrenin, bilin ve bilginiz ile düşünün. Allah hiçkimseye Kuran'ı "O okusun size anlatsın" diye seçmedi. Allah Kuran'ı tam da sana gönderdi. Öyle ise oku, öğren, bil, düşün. O, ben, şu-bu ne diyora bakma.
https://sunnetinzararlari.wordpress.com/2015/08/19/sunnet-cok-zararli-bir-operasyondur-ve-cocuk-haklarina-aykiridir/
"Hazreti Muhammet’in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışlarıyla şu ya da bu konuda söylemiş olduğu sözlerin tümü, Hazreti Muhammet’in koyduğu kurallar ve Müslümanlara gösterdiği yol."
Sünnet "FARZ" değildir. Yani yapılması dinimizce zorunlu olan uygulamalar değildir. Sünnet'e uyarsanız sevab kazanırsınız amma uymazsanız günah kazanmazsınız. Diğer bir yönden ise sünnet olduğu konusu şüpheli bir şeyi yapıyorsanız muhakkak bunun sebebi ile sevap değil, günah kazanırsınız.
Bakınız :
95:4 Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
Hatta bu alıntıma da inanmayıp kendiniz bakınız şuradan,
http://www.kuranmeali.org/95/tin_suresi/4.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx
Kuran'dan... Şeytan'ın Allah'ın yarattığını değiştirteceği üzerine...
http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/119.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx
Okuyun, öğrenin, bilin ve bilginiz ile düşünün. Allah hiçkimseye Kuran'ı "O okusun size anlatsın" diye seçmedi. Allah Kuran'ı tam da sana gönderdi. Öyle ise oku, öğren, bil, düşün. O, ben, şu-bu ne diyora bakma.
27 Haziran 2016 Pazartesi
Şehirli miyim ? Köylü müyüm ?!
Valla şehire gelip de şehirli mi olduk ? Bizim çocukluğumuzda "Yaz tatili" demek köyümüze gitmek demekti. Dedemizi, ninemizi görmekti. Amcalar, amcaoğulları, halalar, teyzeler, sülalenin en uzak kuzenleri ile tanışmak, oynamak demekti. Küme, pestil yemek, hakiki tereyağı, peynir, yumurta, zeytin ve bal ile kahvaltı yapmak demekti. Göç ve gurbet sebebi ile kendi doğup büyüdüğü yere "Turist" olmuş anne-babalarımızın, onların ana-babalarının hasreti ile köklerine bir ay olsun dönmek demekti. İlginçti, şehir bizi, sistem bizi büyük şehre göçe zorlar iken bize ne barınak ne de iş sunmuyordu. E sokaklarda yaşanıp aile mi kurulurdu ? Hem de üstelik 3 çocuk istenirken !!! Yaptık-yıktılar, yıkıntılarından tekrar diktik yine yıktılar !.. Onlar yıktıkça biz yıkılmadık daha dik durduk. Hiç sevmedik ki hem biz şehiri ?! Ne ise ki yine de o köylü ana-babalarımız yıkıntılardan dikilen evlerinin etrafına ağaçlar dikti, sebzeler ekti, tavuklar, keçiler, hindiler, ördekler, inekleri bile olan komşularımız vardı. Bizim gibi, coğrafi bölge "şehir" yaşam alanları ise "küçük köy kopyaları" olan komşularımız. Bahçemizdeki kuyuyu da 2 komşumuz gelip açmıştı. Düşünebiliyor musunuz ki Allah'ın yer altından verdiği suyu bir insan olarak hiç kimseye borçlanmayarak kullanabiliyordunuz. Oyuna geldiler "OY"un var dediler, "OY"na dediler, önce zorla sürdükleri yetmezmiş gibi, sonra defalarca yıktıkları evimizi bize büyük bir şey yapıyorlarmış gibi "2 OY" a veriverdiler ! Apartmanlar yoktu etrafımızda, AVM'ler falan hiiiç, hatta medeniyete uzaktık bile. Ne bir otobüs vardı 3 km. mesafeden yakından geçen ne de bir minibüs. Okula giderken kış vakti yağmur-kar, dere-tepe kayıp düşüp üstüm-başım çamur olup da kaç kere yarı yoldan eve döndüğümü bilirim. Bir de çeteleşen sokak köpeklerine iyi kulak kabartman gerekirdi. Okul bitti mi oynayacak yerimiz de çoktu. Evin önü-sağı-solu tarla gibi boştu. Mahallenin çocukları ile mendil kapmaca, kurtarmaç, saklambaç, misket, çivi, ip atlama hatta seksek bile oynardık ! Kendimizi "O kız" ve "Ben erkeğim" diye ayırmazdık. Biz çocuktuk ve oynayarak mutlu olmak, etrafımızdakileri de mutlu görmek istiyorduk. Mahallemizin en iyi futbolcularından birisi de kızdı zaten. Hatta O'nun erkek kardeşi daha zayıf bir oyuncu olduğundan yedekte beklerdi !.. Bitlenmiştik de bitlerimizi bile paylaşmıştık :) Nice yaz koşturup oynamaktan yorulunca bahçemizdeki tulumbanın buz gibi suyunda serinlemiştik. Anamıza ekmek arası salça sürdürür veya yemek harcı koydurur, bahçeden de bir HIYAR yada domates kopartıp oyuna kaldığımız yerden devam ederdik. Sucuk, salam, sosis ne idi bilmezdik sonradan öğrendik. Uzak komşuların meyva ağaçlarına dalardık ! Gazoz kapakları ile kaldırımlara tebeşir ile yılan çizer "YILAN" oynardık. Kapakları dizer avuç içi kadar bir mermer taş ile onlaru vurarak kazanma oyunu oynardık. Mahallenin ortasındaki koca ağacı ev gibi bilirdik. Yaz akşamları marketten değil, kuruyemişçiden çekirdeklerimizi alıp ağaca çıkar ateşböceklerinin ışıltıları, ağustos böceklerinin şarkıları eşliğinde sohbet ederek, paylaşarak çıtlata çıtlata yerdik. Komşunun hindilerine "Kabaramazsın kel Fatma annen güzel sen çirkin" deyip kızdırıp kabartırdık :p Oğlakların o zıpırlıklarına katılır onlarla tepişirdik, "Gıt gıt gıdaak" ı duyunca "Gıt gıt gıdak, gıt gıt gıdak yumurtam sıcak, inanmazsan gel de bak" diyerek kümese gider folluktan sıcacık yumurtaları toplardık. Hangi şehir, nerede şehir ?! Köpeğimiz kedimizi tanırdı, onlar bile birbiri ile oynardı, kedimiz tavuklarımızı-civcivlerini tanırdı onlarla hiç uğraşmazdı !.. Bir tek siyah bir horozum vardı, O hiç küçük kardeşimle anlaşamazdı bahçede kovalar dört döndürürdü. Mecbur yakalar kapatırdım :)
Sonra ne oldu ise, yıllar sonra yine "OY"una geldiler, "OY"un var dediler, "OY"unu ver dediler, 1 kat daha yapar olduk. Betona, çimentoya, harca bulanarak topraktan yükseldik, uzaklaştık !.. Yükseldikçe sanki kaçıyormuşuz gibi kaçınılmaz sondan ! Belki de "köylülükten" !.. Betonumuz çoğaldıkça çevremiz kurudu. Gün-gün, ay-ay, yıl-yıl kurudu, kurudu, kuruduk... Oyun oynadığımız yerlere de betonlar dikildi, ekemez olduk, marketler geldi ayağımızın dibine, gitmesi kolay-alması kolay hatta öyle ki pişirmesi bile kolay şeyler icat oldu. Biz şehirli olmayı hiç istedik mi acaba ? 1 "OY"unda birer "OY"unla bir de baktık ki asla yüzünü görmediğimiz birilerinin işçileri olmuştuk. Hatta anne-babalarımız bizi iyi birer işçi olalım diye okutur, nasihatler eder olmuşlardı !!! Köyde özgürlükten şehirde köleliğe gıdım gıdım verip kepçe kepçe alanlar en nihayetinde ana-babalarımızın ve evlatlarının "CANLARINI" alarak bizi BETONLU - ŞEHİRLİ yaptılar. Şimdilerde 3'üncü nesili yaşayan köylü insanımızın şehirli torunları artık tamamen birer köle olmuş durumdalar. KÖYLÜ'nün, KÖY'ümün nesini sevmiyim, nesini hor göreyim ?
Labels:
cahil,
köy yaşamı,
köylü,
köylü kafası,
şehir hayatı,
şehirli,
şehirli olmak
18 Haziran 2016 Cumartesi
Doyumsuz ruhlar
Denir
ki "Ruh bedene üflenmeden evvel cenneti görmüştür". Öyle ise hiçbir
ruhun açlığından söz edilemez. Olay ruh açlığı değil. Olay ruhunu satmış
isen (belki Şeytan'a, belki şeytanın elçilerine) artık senin olmayan bir şeyi asla
doyuramayacağın, ve ruhsuz kalan o bedeni hiçbir şeyin doyuramayacağı
gerçeğidir.
Labels:
Dünya malı,
ey ruh,
maddiyatçılık,
ruh,
ruhsuz,
ruhu doymaz,
ruhunu satan,
zevkler
17 Haziran 2016 Cuma
Zorla hobi sahibi oldunuz mu hiç ?
Zorla hobiniz oldu mu ? Benim olmuştu !.. Ortaokul (vardı o zaman tabi) zamanında aile olmanın kazandırdığı güzellik sayesinde anne-babamın bir nevi 2'inci baba yetkilerini verdiği hatta zaman zaman gerçek babadan öte aşırılıkları olan benden 2 yaş büyük ağabeyimin kendi hobisi kısa süre sonra benim sorumluluğum olan bir hobiye dönüşmüştü. Hem de çok kısa sürede. Çünki yetkileri nedeni ile istediğini yapabilen aile büyüğümüz okulunda arkadaşlarından görmüş-etmiş akvaryum alınacak deyiverdi bir gün. Bir de öyle bir durumdu ki bir dediği ikiletilmezdi. E alındı ufak bir akvaryum. Şimdilerde fiyatları nasıldır bilemiyorum ama o camdan ve alüminyum çerçeveli akvaryumlar harbi sağlam fiyatlı şeylerdi. O nedenle de ilk akvaryumumuz 40 cm. falandı yanlış anımsamıyorsam. Tabi bütün bu kararlar alınırken "ben" diye bir aile üyesinin düşünebilen bir varlık olduğuna dair en ufak bir idrak görülmüyor diğer aile bireyleri arasında. O (büyük ağabeyim) düşünüyor, karar veriyor, söylüyor ve alınıyor-yapılıyor istediği. Tabi kendisi yatılı lisede okuduğu için de hafta içi yok, kimi zaman hafta sonu olmadığı da oluyor. Hali ile evdeki bu akvaryum hobisi ile en çok ve de asıl ilgilenecek olan kişi o anda "düşünebilen" bir varlık olduğu sadece bu çerçevede kabul gören BEN birden bire böyle bir hobi sahibi yapılmış bulunuyorum.
Fazla detaya girmek ve sizleri sıkmak istemiyorum da... Fakat görüyor musunuz o hep göklere çıkartılan ve kutsanan "AiLE" kavramı aslında içerisinde kişiye, kişiliğe, haklara, özgürlüğü geçelim zaten de bireyin yaşama bakış açısı, zevkleri, bireysel hobisi olabilme ihtimali vb. hiçbir şekilde aile içindeki otorite sahibi yetkili yönetici kişilerin akıllarına gelmiyor. Bildiğiniz bir esir kampı gibi. "Sana ekmeğini veriyoruz ya", "Seni bu yaşa biz getirdik ya", "Bak, babasız-anasız yetim veya piç ne hallerde yaşıyorlar" , "Haline şükret, sus!" , "O senin ağabeyin" , "Zaten bugüne kadar ne yaptın ki doğru-dürüst !"
Garip gelebilir belki kiminize... Dönüp baktığımda onca yıl evimizi-odalarımızı hep kendimiz el birliği ile boyadık. Tabi bu boya yapma sürecinde genellikle de evin süslü ve en üst yöneticisi olan büyük ağabeyip yoktu. E bir miktar haklı gerekçeler ile bunu da hiç büyütmeyeceğim elbette, merak etmeyin :) Fakat 1-2 senede bir odaları boyardık.Çünki sobalı oldu mu boyalar çok daha kısa sürede kirleniyor. Bir keresinde de birisi de sormadı ki "Evladım burada sen de, siz de yaşıyorsunuz ve hatta boyama aşamasında da yardım ediyorsunuz, ne renk boyayalım bir fikriniz-zevkiniz var mı ? Söyleyin bakalım..." demedi !.. Hani sorulsa ne olurdu ? Acaba "Bence zift rengi simsiyah olsun !" mu derdim ? Hiç sanmam, hem asıl olay sor ve bu benim istediğim renge boya demek de değil. En azından hani "Bak biz seni de bir birey olarak ve de düşünceleri, fikirleri, zevkleri, görüşleri olan birisi olarak görüyor ve soruyoruz" gibisinden bana bu aile içinde bir birey ve insan olduğumu hissettirin ve çok daha önemlisi bunun idrakında olduğunuzu göreyim.
Ne ise !.. Akvaryum alındı, birkaç balık alındı, yemi vs. konuldu... Görevli ben de nasıl bakım yapacağına dair brifing alıp görevime başladım. İlk zamanlarda komple akvaryumdaki 5-6 balık ölerek bitiyordu !!! Sonra ilaç-milaç aldık falan ama düşünsenize hem görevli olarak üstüne rapor vermek bir yana büyük bir sorumluluk, hem de insan olarak gözünün önünde alıp-getirip ölümlerine neden olunmasında da önemli aktörlerden birisisin !.. Aslında daha küçükken benim ilk evcil hayvanım bir akrabamızdan isteyip aldığım tavşandı. O tavşan ölünce günlerce ağlamıştım ve de tekrar öyle hayvan falan alıp bakımını üstlenmek istememiştim. Akvaryum olayı ise çok daha ağır ve zor oluyordu. Çünki hayvan suda, su ısısını onların doğal yaşam alanlarına uygun tutman lazım, para yok otomatik ısıtıcı alamamışız !.. Ne olacak ? Görevli sık sık kontrol edecek, ısı kritik seviyeye gelir ise ısıtıcının "otomatiği" olarak devreye girecek ! Böyle birkaç yıl geçti. Belki 2 belki 3 yıl ! Bü süreçte tahminim 100 kadar balığın ölümünde zorla, ilk elden, azmettiricilerim nedeni ile katili oldum !!! Bir gün bir baktım artık bu konuda soran-eden yok ! Bıraktım anında akvaryum olayını son ölen balıkla birlikte. Oh beydi hem de ne OH !.. Fakat artık nasıl bir ruh haliydi ise, nasıl işlemiştiyse birkaç ay sonra kendi kendime akvaryum kurup balık bakmak istedim !!! Çünki onca yıllık süreçte bu zor ve baskı rejiminde belki mecburen ve belki garip bir ters bağlantı ile ya başarmak istediğimden yada o sessiz hayvanlardan bir özürmüşcesine öldürmeden yaşatabilmeyi yapabileceğimi görmek istiyordum. Daha büyük bir akvaryum aldım ve yöneticimin emri altında iken kendisinin asla onaylamadığı bir tür balık aldım. 5 tane aldım 2 tanesini kaybettim ama kalan 3'ünü de üretmeyi başardım ki bunlar yumurtlayan cins idi. 200 küsür yumurta !.. Yavruların yumurtalarından çıkmaya başladığı gün askere gittim ! Asla zor ile bakacansın-edeceksin demediğim küçük kardeşimden rica ettim. "Bakmak istersen bakabildiğin kadar bak, eğer isteyen birilerini bulursan da ver" dedim. Hatta bir komşumuzun oğlu ile konuşuyorduk da o istemişti, yavrular biraz büyüyünce ona birkaç tane verecektim. Bu arada eş zamanlı olarak da bahçemizde 3-5 tavuk 1-2 horozlu bir başka hobim daha vardı. Süreç içerisinde 9 tavuk nüfusuna ulaştığım oldu. Hatta mahalledeki komşular bana "Günlük yumurta verirsen bize senden satın alırız" deyince "A-aa ! neden olmasın, ben de bu para ile tavuklarıma yemlerini alırım" demiş ve de yapmıştım. Babam da tavukları çok sevmişti, bahçe işleri ile uğraşırken bir yandan da tavuklar babama eğlence ve arkadaşlık ediyorlardı. Hatta ben tavuklara isim vermedim hiç babam her birine isim bile takmıştı, beni geçmişti !.. Askere giderken de tavuklar hakkında hiçbir şey söylememe gerek yoktu, çünki annem de dahil babam da bu çok verimli evcil hayvanları benden çok sevmişlerdi ;) Yine bunlarla birlikte babamın hiç eksik etmediği bir köpek bakma alışkanlığı nedeni ile bir sokak köpeği yavrusunu alıp-büyütmüştük. Bu köpek o zamana kadar alıp-büyüttüğümüz 4'üncü yavruydu aslında. Yani bir nevi ev hayatımız mikro çapta hayvanat bahçemsi haldeydi. Hatta bir ara arkadaşlarımdan birisinin de "ortak olalım" önerisi ile güvercinlerim de oldu. Yine bir süre bıldırcın baktım ama tür ve alaka çoğalınca onları öldürmeden sattım. Yine güvercinleri de ortağım olan arkadaşıma vermiştim. Bir ara da 5-6 aylık bür dönem anneme bir arkadaşı kedisi yavrulayınca bir yavrusunu vermiş, o gelmişti !.. Evde büyütülmüş genç kediyi biz bahçeye yani bir nevi sokağa bıraktık ! "Annem eve hayvan alınmaz" kanunu olan bir annedir. Kedimiz kayboldu, bulamadık. Tahminim çevreye uyum sağlayamadı ve ya öldürüldü yada belki de uyum sağladı ama başka yerlere gitti şeklinde. Fakat öldürülmesi de büyük olasılık çünki muhit öyle tenhaydı ki, ben okula giderken bile 5-7'şer elemanlık sokak köpeği çeteleri sabahların köründe zaman zaman karşınıza çıkıp sizi kovalayabiliyorlardı da !.. Bizim bahçe dediğimiz yerin de öyle telli melli köpek falan giremeyecek bir hali hiç yoktu. Öyle göstermelik kazıklar ile belirlenmiş her yeri açık bir bahçe işte. Zaten ilkokul son ve ortaokul yıllarında bir görevimiz de(ağbim gidene kadar onun da görevi idi) bahçe sınırına diktiğimiz kavak fidelerini arka mahalledeki inek sürüsü otlamaya geldiğinde nöbet tutup bizim ağaçları yememeleri idi !.. Bunun yanı sıra da her gün bu fideleri ve bahçe içerisindeki meyva ağaçlarını tulumbadan su çekip sulamamız da bir diğer görevimizdi. Tek şansımız (şans mı artık) etraf boştu ve evimizin önünde ya maç yapardık yada misket falan oynardık da mahalle çocukları ile çok uzağa gitmediğimizden bir gözümüz bahçede oyunumuzu da oynayabilirdik böylece.
Bütün bunların ötesinde de evde aile içinde anne-baba arasında bir sevgi kırıntısı göremezdik. O ne demek hatta, kavgalar, tartışmalar, babadan aşağı gücü yetenin yettiğine uyguladığı şiddet ve baskı !..
Taa o zamanlar kendi kendime "Yahu tamam hepsini anladım da neden 3 çocuk !?" sorusunu sorar olmuştum. Çünki hadi ağabeyime epey yetki verilmiş ve o kendisini de bir nevi koruyabiliyordu ve lise döneminde de epey kurtardı. Peki küçük kardeşim ?! Ona da ben, hani şu yukarıda aile içinde nasıl bir konumu olduğunu gördüğünüz BEN yapabildiğim kadar kalkan olmaya çalışıyordum. Bir çok sıkıcı ev işinde ona kardeşime "Hadi yeter sen git oyna ben yaparım" demişimdir.
Askerden geldim, büyüdüm ve büyümekle beraber hayatın, çevrenin ve ailemin beklentileri karşısında daha da korktum açıkcası. Öyle ya, bizde hele ki 20 sene evvel askerden geldin miydi artık varsa askerden önce çırakıkla vb. öğrendiğin bir sanat devam edersin yoksa bir işe girersin ve yuvanı kurarsın olayı gayet doğaldır. Fakat ben bir aile görmüşüm, bir ailede büyümüşüm ki her detayını sorgulamışım. Çevre, toplum, yaş, insanın doğası vb. gibi bütün kalıpların beni önce bir kıza kötü davranmayı makul gösterebilmesini ve sonra da olacak çocuklarıma iyi bakamama, onlara şiddet uygulama, bireysel benliklerini geliştiremeyecek bir ortam sunup süreç içinde yaşatmama hangi haklı gerekçe bulunabilirdi ki ! ! ! İlginç bulurum, askerlik beni ailemin büyüttüğü 20 yıllık süreçten çok ama çok daha hızlı ve iyi bir şekilde Dünya'yı gösteren bir çevde olmuştur. En öncelikli faydası askerde 20 yıl ailem tarafından hiçbir konuda fikri sorulmayan, yaptıklarım ile memnun olunmayan birisiyken askerde birkaç başarı elde ettim ! Sonra orada benim bilgimden ve vizyonumdan çoook daha eksi durumda o kadar çok insan gördüm ki tam anlamıyla hayretler içinde kalıyordum. Yıllar sonra askerlik sürecimdeki olayları ve insanları daha uzaktan görebildiğimde bambaşka şeyleri de analiz edebiliyordum. Mesela benden çok daha eksi durumda birey olamamış kişiler sırf birilerinden önce askere gelmiş olmaları sebebi ile hiçbir bilgisi olmamalarına rağmen askerde küçük birer krarllık kurabiliyorlardı ! İçlerine insanlık doldurulamamış bu yaratıklar ellerine fırsat geçtiğinde din bile onlar için asla sınırları aşılmaz-esnetilmez bir kalıp olmayabiliyordu ve etrafındakilere inanılmaz zulümler yapabiliyorlardı. Bilirsiniz işte, illa ki duymuşsunuzdur. Herif bildiğin maldır ama sırf senden 3 ay, 6 ay önce geldiği için seni komutanının bile yapmayacağı bir eylemle zedeleyebilir. Hayvana bile vurulmaz ya hoş ama böyleleri kendini savunmaya dahi hak tanınmamış bir alt devresini esas duruşta durdurup tekme-tokat, kafa-göz dövebilir !!! Bu şiddet sırasında da 20 sene içinde kulaklarınızda hiç yankılanmamış küfür ve hakaretleri duyabilirsiniz. Bütün bunlarla birlikte de der ki bu kişi ve bunun gibiler "Askerlik Peygamber ocağıdır" ! ! ! Yıllaaar yıllar sonra benden epey ufak bir iş arkadaşım askere gitti-geldi de anlattıklarına inanamadım. Çünki "Askerde dayak kalkmış olm, yok öyle kimse kimsele şiddet uygulayamıyor" demişti. Gerçi öyle bir ortamda bunun sıfırlanabileceğini hiç sanmam ama çok çok azaltılmış olabilir, umarım.
Derken işte toplumu, saçma kalıplarını, işine geldiğinde bu toplumun bireylerinin en ama en tepede gördükleri "Din" kalıplarını bile kendilerine göre esnetebildiklerini, hiçbir kimsem olmadan neler başarabileceğimi vb. görmüş birisiydim. Bir de buna o çok kutsal "aile" içinde geçirdiğim 20 yılı ekleyince...
Bu arada çok önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya değinmek istiyorum. Bizde genellikle "şükret, sabret, Allah büyüktür" şeklinde yaşanan sıkıntılara karşı bir şey yapmamak, çözüm yolları aramamak, düşünmemek için bir sistem oturtulmuştur !!! Şükretmek iyidir amma şükrederken de çareler ve çözümler üretmek için Allah insana düşünebilme ve de o ölçüde özgür irade de vermiştir. Çoğu kaderin çizili bir yol ve asla değiştirelemeyeceğini söyleyebilir ama gerçekte kendileri de bunun böyle olmadığını gayet iyi bilirler ki her an birey yaşadığı süreçte çok ciddi farklılıklar yaratabilme potansiyeline sahiptir. Hem de en kara cahilinden, en eğitimisiz, görmemişinden tutun da işte en enine kadar herkese bence özgür iradesi ile koşulları değiştirme imkanı tanınmıştır Allah tarafından. Bunu bilip, farkında olup,uyanıp sistemi kullanan ve suyun başına oturanların keyiflerini kaçırmamak için de bize "sabır", "şükür" ve "Allah büyüktür" verilmiş !.. O ise Allah'ın büyüklüğü senin zulüme karşı oturup beklemekte değil, aksine Allah'ın büyüklüğü işte tam da bu zulüm ve haksızlıklara karşı sana verdiği aklı kullanmandadır. Mesela ben yapabildiğim kadarı ile askerde devrecilik sırası bana be bizim devrelere geldiğinde devreciliği kaldırdım ! Çavuştum da, devrem arkadaşlarla da konuştum. Mesela öyle garip şeyler oluyordu ki, yemek vakti yemekhaneye önce üst devreler girer, onlar yemeğini yiyip bitirmeden alt devreler giremezdi bile ! Düşünsenize, gözünüzün önünde birileri sıcak sıcak yiyor, çoğunluk iste dışarıda seyredip bekliyor ve burasına "Peygamber Ocağı" diyen de bu zulmü yapanların bizzat kendileri oluyor !!! Ben ve arkadaşlarım sağolsun kabul ettiler ve bu rezillikleri kendi dönemimizde kaldırdık. Hiç unutmam İzmir'li bir çavuş arkadaşım da en az benim kadar bu konuda sağlam ve dikkatli davrandı. Bilmem bilir misiniz, bilenleriniz vardır çavuş olarak ben nöbetten muaftım. Haa her yerde böyle midir bilemem orasını da. Benim usta birliğimde böyle idi ama ben bölük yazıcısına gider bana nöbet yazmasını isterdim. Hatta kar-kış tipi altında dahi "3-5 nöbeti bana yaz devrem" dediğim çok olmuştur. Elbette zaten het gün nöbete çıkamıyordum ve bu nedenle de hiç değil ise imkanım olduğunu 3-5 nöbetinde bir başkası uyusun, ben zaten ondan çok bu saatlerde uyuyabileceğim diye düşünüyordum. Bir keresinde nöbetçi subay devriyesinde beni nöbette görünce şaşırdı "Senin ne işin var burada ?" dedi hayretle. Ben de "Komutanım arkadaşımız rahatsızlanmış onun yerine nöbete ben geldim" dedim. Ne ise, konuyu askerlik hikayesine çevirmeyeyim. Öyle olduğunu düşündürttüysem affola. Amacım yanlış ve hatta sapkın kalıpları "kültür" vs. diye benimsemenin her geçen gün toplumu daha rezil bir seviyeye geri çekeceğini göstermek idi.
Şu an yazmaktan da yoruldum bunları. Çünki eş zamanlı olarak o kadar çok şey aklıma geliyor ki seçip, eleyip bir de uygun dille yazmaya çalışmak gerçekten esas yorucu olan kısmı. Yoksa yazma eylemi hiç yorucu değil. Maksadım ve dileğim umarım gören ve anlayan 3-5 kişiye olsun bir şeylere bir de böyle bakmasını gösterebilmek. Elbette istemeden ve herşeyin en iyisini elbette bilemeyen bir insan evladı olarak kusur da etmiş olabilirim. Anlayışınıza ve hoşgörünüze sığınıyorum. Allah hepimize zihin açıklığı versin. Zihinlerimizi bizden eskilerin keyfi için koyduğu saçma kurallar ile hapsetmeyelim inşallah... Sayı ve sevgilerimle...
Fazla detaya girmek ve sizleri sıkmak istemiyorum da... Fakat görüyor musunuz o hep göklere çıkartılan ve kutsanan "AiLE" kavramı aslında içerisinde kişiye, kişiliğe, haklara, özgürlüğü geçelim zaten de bireyin yaşama bakış açısı, zevkleri, bireysel hobisi olabilme ihtimali vb. hiçbir şekilde aile içindeki otorite sahibi yetkili yönetici kişilerin akıllarına gelmiyor. Bildiğiniz bir esir kampı gibi. "Sana ekmeğini veriyoruz ya", "Seni bu yaşa biz getirdik ya", "Bak, babasız-anasız yetim veya piç ne hallerde yaşıyorlar" , "Haline şükret, sus!" , "O senin ağabeyin" , "Zaten bugüne kadar ne yaptın ki doğru-dürüst !"
Garip gelebilir belki kiminize... Dönüp baktığımda onca yıl evimizi-odalarımızı hep kendimiz el birliği ile boyadık. Tabi bu boya yapma sürecinde genellikle de evin süslü ve en üst yöneticisi olan büyük ağabeyip yoktu. E bir miktar haklı gerekçeler ile bunu da hiç büyütmeyeceğim elbette, merak etmeyin :) Fakat 1-2 senede bir odaları boyardık.Çünki sobalı oldu mu boyalar çok daha kısa sürede kirleniyor. Bir keresinde de birisi de sormadı ki "Evladım burada sen de, siz de yaşıyorsunuz ve hatta boyama aşamasında da yardım ediyorsunuz, ne renk boyayalım bir fikriniz-zevkiniz var mı ? Söyleyin bakalım..." demedi !.. Hani sorulsa ne olurdu ? Acaba "Bence zift rengi simsiyah olsun !" mu derdim ? Hiç sanmam, hem asıl olay sor ve bu benim istediğim renge boya demek de değil. En azından hani "Bak biz seni de bir birey olarak ve de düşünceleri, fikirleri, zevkleri, görüşleri olan birisi olarak görüyor ve soruyoruz" gibisinden bana bu aile içinde bir birey ve insan olduğumu hissettirin ve çok daha önemlisi bunun idrakında olduğunuzu göreyim.
Ne ise !.. Akvaryum alındı, birkaç balık alındı, yemi vs. konuldu... Görevli ben de nasıl bakım yapacağına dair brifing alıp görevime başladım. İlk zamanlarda komple akvaryumdaki 5-6 balık ölerek bitiyordu !!! Sonra ilaç-milaç aldık falan ama düşünsenize hem görevli olarak üstüne rapor vermek bir yana büyük bir sorumluluk, hem de insan olarak gözünün önünde alıp-getirip ölümlerine neden olunmasında da önemli aktörlerden birisisin !.. Aslında daha küçükken benim ilk evcil hayvanım bir akrabamızdan isteyip aldığım tavşandı. O tavşan ölünce günlerce ağlamıştım ve de tekrar öyle hayvan falan alıp bakımını üstlenmek istememiştim. Akvaryum olayı ise çok daha ağır ve zor oluyordu. Çünki hayvan suda, su ısısını onların doğal yaşam alanlarına uygun tutman lazım, para yok otomatik ısıtıcı alamamışız !.. Ne olacak ? Görevli sık sık kontrol edecek, ısı kritik seviyeye gelir ise ısıtıcının "otomatiği" olarak devreye girecek ! Böyle birkaç yıl geçti. Belki 2 belki 3 yıl ! Bü süreçte tahminim 100 kadar balığın ölümünde zorla, ilk elden, azmettiricilerim nedeni ile katili oldum !!! Bir gün bir baktım artık bu konuda soran-eden yok ! Bıraktım anında akvaryum olayını son ölen balıkla birlikte. Oh beydi hem de ne OH !.. Fakat artık nasıl bir ruh haliydi ise, nasıl işlemiştiyse birkaç ay sonra kendi kendime akvaryum kurup balık bakmak istedim !!! Çünki onca yıllık süreçte bu zor ve baskı rejiminde belki mecburen ve belki garip bir ters bağlantı ile ya başarmak istediğimden yada o sessiz hayvanlardan bir özürmüşcesine öldürmeden yaşatabilmeyi yapabileceğimi görmek istiyordum. Daha büyük bir akvaryum aldım ve yöneticimin emri altında iken kendisinin asla onaylamadığı bir tür balık aldım. 5 tane aldım 2 tanesini kaybettim ama kalan 3'ünü de üretmeyi başardım ki bunlar yumurtlayan cins idi. 200 küsür yumurta !.. Yavruların yumurtalarından çıkmaya başladığı gün askere gittim ! Asla zor ile bakacansın-edeceksin demediğim küçük kardeşimden rica ettim. "Bakmak istersen bakabildiğin kadar bak, eğer isteyen birilerini bulursan da ver" dedim. Hatta bir komşumuzun oğlu ile konuşuyorduk da o istemişti, yavrular biraz büyüyünce ona birkaç tane verecektim. Bu arada eş zamanlı olarak da bahçemizde 3-5 tavuk 1-2 horozlu bir başka hobim daha vardı. Süreç içerisinde 9 tavuk nüfusuna ulaştığım oldu. Hatta mahalledeki komşular bana "Günlük yumurta verirsen bize senden satın alırız" deyince "A-aa ! neden olmasın, ben de bu para ile tavuklarıma yemlerini alırım" demiş ve de yapmıştım. Babam da tavukları çok sevmişti, bahçe işleri ile uğraşırken bir yandan da tavuklar babama eğlence ve arkadaşlık ediyorlardı. Hatta ben tavuklara isim vermedim hiç babam her birine isim bile takmıştı, beni geçmişti !.. Askere giderken de tavuklar hakkında hiçbir şey söylememe gerek yoktu, çünki annem de dahil babam da bu çok verimli evcil hayvanları benden çok sevmişlerdi ;) Yine bunlarla birlikte babamın hiç eksik etmediği bir köpek bakma alışkanlığı nedeni ile bir sokak köpeği yavrusunu alıp-büyütmüştük. Bu köpek o zamana kadar alıp-büyüttüğümüz 4'üncü yavruydu aslında. Yani bir nevi ev hayatımız mikro çapta hayvanat bahçemsi haldeydi. Hatta bir ara arkadaşlarımdan birisinin de "ortak olalım" önerisi ile güvercinlerim de oldu. Yine bir süre bıldırcın baktım ama tür ve alaka çoğalınca onları öldürmeden sattım. Yine güvercinleri de ortağım olan arkadaşıma vermiştim. Bir ara da 5-6 aylık bür dönem anneme bir arkadaşı kedisi yavrulayınca bir yavrusunu vermiş, o gelmişti !.. Evde büyütülmüş genç kediyi biz bahçeye yani bir nevi sokağa bıraktık ! "Annem eve hayvan alınmaz" kanunu olan bir annedir. Kedimiz kayboldu, bulamadık. Tahminim çevreye uyum sağlayamadı ve ya öldürüldü yada belki de uyum sağladı ama başka yerlere gitti şeklinde. Fakat öldürülmesi de büyük olasılık çünki muhit öyle tenhaydı ki, ben okula giderken bile 5-7'şer elemanlık sokak köpeği çeteleri sabahların köründe zaman zaman karşınıza çıkıp sizi kovalayabiliyorlardı da !.. Bizim bahçe dediğimiz yerin de öyle telli melli köpek falan giremeyecek bir hali hiç yoktu. Öyle göstermelik kazıklar ile belirlenmiş her yeri açık bir bahçe işte. Zaten ilkokul son ve ortaokul yıllarında bir görevimiz de(ağbim gidene kadar onun da görevi idi) bahçe sınırına diktiğimiz kavak fidelerini arka mahalledeki inek sürüsü otlamaya geldiğinde nöbet tutup bizim ağaçları yememeleri idi !.. Bunun yanı sıra da her gün bu fideleri ve bahçe içerisindeki meyva ağaçlarını tulumbadan su çekip sulamamız da bir diğer görevimizdi. Tek şansımız (şans mı artık) etraf boştu ve evimizin önünde ya maç yapardık yada misket falan oynardık da mahalle çocukları ile çok uzağa gitmediğimizden bir gözümüz bahçede oyunumuzu da oynayabilirdik böylece.
Bütün bunların ötesinde de evde aile içinde anne-baba arasında bir sevgi kırıntısı göremezdik. O ne demek hatta, kavgalar, tartışmalar, babadan aşağı gücü yetenin yettiğine uyguladığı şiddet ve baskı !..
Taa o zamanlar kendi kendime "Yahu tamam hepsini anladım da neden 3 çocuk !?" sorusunu sorar olmuştum. Çünki hadi ağabeyime epey yetki verilmiş ve o kendisini de bir nevi koruyabiliyordu ve lise döneminde de epey kurtardı. Peki küçük kardeşim ?! Ona da ben, hani şu yukarıda aile içinde nasıl bir konumu olduğunu gördüğünüz BEN yapabildiğim kadar kalkan olmaya çalışıyordum. Bir çok sıkıcı ev işinde ona kardeşime "Hadi yeter sen git oyna ben yaparım" demişimdir.
Askerden geldim, büyüdüm ve büyümekle beraber hayatın, çevrenin ve ailemin beklentileri karşısında daha da korktum açıkcası. Öyle ya, bizde hele ki 20 sene evvel askerden geldin miydi artık varsa askerden önce çırakıkla vb. öğrendiğin bir sanat devam edersin yoksa bir işe girersin ve yuvanı kurarsın olayı gayet doğaldır. Fakat ben bir aile görmüşüm, bir ailede büyümüşüm ki her detayını sorgulamışım. Çevre, toplum, yaş, insanın doğası vb. gibi bütün kalıpların beni önce bir kıza kötü davranmayı makul gösterebilmesini ve sonra da olacak çocuklarıma iyi bakamama, onlara şiddet uygulama, bireysel benliklerini geliştiremeyecek bir ortam sunup süreç içinde yaşatmama hangi haklı gerekçe bulunabilirdi ki ! ! ! İlginç bulurum, askerlik beni ailemin büyüttüğü 20 yıllık süreçten çok ama çok daha hızlı ve iyi bir şekilde Dünya'yı gösteren bir çevde olmuştur. En öncelikli faydası askerde 20 yıl ailem tarafından hiçbir konuda fikri sorulmayan, yaptıklarım ile memnun olunmayan birisiyken askerde birkaç başarı elde ettim ! Sonra orada benim bilgimden ve vizyonumdan çoook daha eksi durumda o kadar çok insan gördüm ki tam anlamıyla hayretler içinde kalıyordum. Yıllar sonra askerlik sürecimdeki olayları ve insanları daha uzaktan görebildiğimde bambaşka şeyleri de analiz edebiliyordum. Mesela benden çok daha eksi durumda birey olamamış kişiler sırf birilerinden önce askere gelmiş olmaları sebebi ile hiçbir bilgisi olmamalarına rağmen askerde küçük birer krarllık kurabiliyorlardı ! İçlerine insanlık doldurulamamış bu yaratıklar ellerine fırsat geçtiğinde din bile onlar için asla sınırları aşılmaz-esnetilmez bir kalıp olmayabiliyordu ve etrafındakilere inanılmaz zulümler yapabiliyorlardı. Bilirsiniz işte, illa ki duymuşsunuzdur. Herif bildiğin maldır ama sırf senden 3 ay, 6 ay önce geldiği için seni komutanının bile yapmayacağı bir eylemle zedeleyebilir. Hayvana bile vurulmaz ya hoş ama böyleleri kendini savunmaya dahi hak tanınmamış bir alt devresini esas duruşta durdurup tekme-tokat, kafa-göz dövebilir !!! Bu şiddet sırasında da 20 sene içinde kulaklarınızda hiç yankılanmamış küfür ve hakaretleri duyabilirsiniz. Bütün bunlarla birlikte de der ki bu kişi ve bunun gibiler "Askerlik Peygamber ocağıdır" ! ! ! Yıllaaar yıllar sonra benden epey ufak bir iş arkadaşım askere gitti-geldi de anlattıklarına inanamadım. Çünki "Askerde dayak kalkmış olm, yok öyle kimse kimsele şiddet uygulayamıyor" demişti. Gerçi öyle bir ortamda bunun sıfırlanabileceğini hiç sanmam ama çok çok azaltılmış olabilir, umarım.
Derken işte toplumu, saçma kalıplarını, işine geldiğinde bu toplumun bireylerinin en ama en tepede gördükleri "Din" kalıplarını bile kendilerine göre esnetebildiklerini, hiçbir kimsem olmadan neler başarabileceğimi vb. görmüş birisiydim. Bir de buna o çok kutsal "aile" içinde geçirdiğim 20 yılı ekleyince...
Bu arada çok önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya değinmek istiyorum. Bizde genellikle "şükret, sabret, Allah büyüktür" şeklinde yaşanan sıkıntılara karşı bir şey yapmamak, çözüm yolları aramamak, düşünmemek için bir sistem oturtulmuştur !!! Şükretmek iyidir amma şükrederken de çareler ve çözümler üretmek için Allah insana düşünebilme ve de o ölçüde özgür irade de vermiştir. Çoğu kaderin çizili bir yol ve asla değiştirelemeyeceğini söyleyebilir ama gerçekte kendileri de bunun böyle olmadığını gayet iyi bilirler ki her an birey yaşadığı süreçte çok ciddi farklılıklar yaratabilme potansiyeline sahiptir. Hem de en kara cahilinden, en eğitimisiz, görmemişinden tutun da işte en enine kadar herkese bence özgür iradesi ile koşulları değiştirme imkanı tanınmıştır Allah tarafından. Bunu bilip, farkında olup,uyanıp sistemi kullanan ve suyun başına oturanların keyiflerini kaçırmamak için de bize "sabır", "şükür" ve "Allah büyüktür" verilmiş !.. O ise Allah'ın büyüklüğü senin zulüme karşı oturup beklemekte değil, aksine Allah'ın büyüklüğü işte tam da bu zulüm ve haksızlıklara karşı sana verdiği aklı kullanmandadır. Mesela ben yapabildiğim kadarı ile askerde devrecilik sırası bana be bizim devrelere geldiğinde devreciliği kaldırdım ! Çavuştum da, devrem arkadaşlarla da konuştum. Mesela öyle garip şeyler oluyordu ki, yemek vakti yemekhaneye önce üst devreler girer, onlar yemeğini yiyip bitirmeden alt devreler giremezdi bile ! Düşünsenize, gözünüzün önünde birileri sıcak sıcak yiyor, çoğunluk iste dışarıda seyredip bekliyor ve burasına "Peygamber Ocağı" diyen de bu zulmü yapanların bizzat kendileri oluyor !!! Ben ve arkadaşlarım sağolsun kabul ettiler ve bu rezillikleri kendi dönemimizde kaldırdık. Hiç unutmam İzmir'li bir çavuş arkadaşım da en az benim kadar bu konuda sağlam ve dikkatli davrandı. Bilmem bilir misiniz, bilenleriniz vardır çavuş olarak ben nöbetten muaftım. Haa her yerde böyle midir bilemem orasını da. Benim usta birliğimde böyle idi ama ben bölük yazıcısına gider bana nöbet yazmasını isterdim. Hatta kar-kış tipi altında dahi "3-5 nöbeti bana yaz devrem" dediğim çok olmuştur. Elbette zaten het gün nöbete çıkamıyordum ve bu nedenle de hiç değil ise imkanım olduğunu 3-5 nöbetinde bir başkası uyusun, ben zaten ondan çok bu saatlerde uyuyabileceğim diye düşünüyordum. Bir keresinde nöbetçi subay devriyesinde beni nöbette görünce şaşırdı "Senin ne işin var burada ?" dedi hayretle. Ben de "Komutanım arkadaşımız rahatsızlanmış onun yerine nöbete ben geldim" dedim. Ne ise, konuyu askerlik hikayesine çevirmeyeyim. Öyle olduğunu düşündürttüysem affola. Amacım yanlış ve hatta sapkın kalıpları "kültür" vs. diye benimsemenin her geçen gün toplumu daha rezil bir seviyeye geri çekeceğini göstermek idi.
Şu an yazmaktan da yoruldum bunları. Çünki eş zamanlı olarak o kadar çok şey aklıma geliyor ki seçip, eleyip bir de uygun dille yazmaya çalışmak gerçekten esas yorucu olan kısmı. Yoksa yazma eylemi hiç yorucu değil. Maksadım ve dileğim umarım gören ve anlayan 3-5 kişiye olsun bir şeylere bir de böyle bakmasını gösterebilmek. Elbette istemeden ve herşeyin en iyisini elbette bilemeyen bir insan evladı olarak kusur da etmiş olabilirim. Anlayışınıza ve hoşgörünüze sığınıyorum. Allah hepimize zihin açıklığı versin. Zihinlerimizi bizden eskilerin keyfi için koyduğu saçma kurallar ile hapsetmeyelim inşallah... Sayı ve sevgilerimle...
Labels:
aile esareti,
akvaryum,
evcil hayvan,
hobi,
zorla
6 Haziran 2016 Pazartesi
Herkes bunu görmeli ve göstermeli !..
Bilim bugün şaşmaz biçimde DNA analizi ile tüm soyunuzun dibini size
gösterebiliyor. Bu mümkün iken dinler ve dinleri kullananlar, ırkçılar
ve irkçılığı kullananlar size farklı olduğunuzu ve birbirinizi
öldürmenizi, öldürürken ölmenizi emrediyor ve bu kana doymaz keyif
düşkünleri için yaşamlarınızı feda ediyorsunuz !!!
https://seyler.eksisozluk.com/dnalarina-gore-irk-testi-yapi…
Bunu kendiniz için, evlatlarınız için ve de inandığınız için de izleyin, okuyun. Çünki bize ilk emri "Oku" !..
https://seyler.eksisozluk.com/dnalarina-gore-irk-testi-yapi…
Bunu kendiniz için, evlatlarınız için ve de inandığınız için de izleyin, okuyun. Çünki bize ilk emri "Oku" !..
Kendinizi ve geleceğiniz olan evlatlarınızı kana susamış keyif düşkünü
kan emen vampir yönetimlere kurban etmemek için uyanın !..
Labels:
ayrımcılık,
din tacirleri,
dini kullananlar,
ırkçılık,
kana susamışlar,
katil,
masum,
öl yada öldür,
öldürme emri
23 Mayıs 2016 Pazartesi
Sanata içsel bir açıdan bakış ile dışavurum
Ünlü Alman ressam Göte Türkiye'ye gelmiş !..
Hikaye bu ya...
Neden gelmesindi, bir dönem onca Helga-Melga vakası yaşamışız, ne bileyim Ottoman zamanı boğazlardan geçirip Rus'ları bombalattırmışız gemilerine... Yani bir Göte gelmesi mi çok saçma olacak şu durumda ?!
Gelmiş işte Göte !..
Tabi bir de sembolik olarak bir aileyi ziyaret etmek varmış programda. Varmış gitmiş ailenin evine kapıda zili çalmış. Ailenin çocuğu heyecan içinde beklemekteymiş,hali ile koşmuş kapıyı açmış. İçeriden anne-baba sormuş "Oğlum kim geldi" ? Cevap yok, tekrar anne baba koro halinde sormuşlar çocuğa yine cevap yok. Derken anne kalkıp varmış kapıya ve kapıda beklenen misafiri ve çocuğunu da dona kalmış olarak görünce "Bey, göte gelince çocuk dona kalmış" demiş !..
Fotoşap, badi, bodi, akıllı bodik , SiDi, PiSi , Bil Ey Sıteyşın, Filipis'ler içinden en pisini ben aldım !.. Fişer pırayz ile şişer pırayz, Vaybır, Vassab, Soni Erikzon başladı yeni sezon Prizon !
Alafranga kenefte ıkınırken "diz üstü bilgisayar" ımız ile internette sörfmenin keyfini bize yaşatan möhendiz, teknoloci ve sayın tıst'lara teşekkür ederiz amma günümüz teknolocisi artık tablet kullanırken boylu boyunca uzanmış halde iken de kenefsel ihtiyaçlarımızı giderebileceğimiz bir gubur dizaynı ihtiyacı doğurmuştur. Yüzükoyun, yüzüstü ve her türlü sayding poziyşında tablet kullanımı esnasında da zaruri dışkı atımlarımızın en konforteybıl şekilde yapılabilmesi için öncelikle iç-visreli bilim adamlarını ve cinsiyet ayrımcılığı yapmamak adına her türden bilim adamını, ırkçılık yapammak adına da kızıl, esmer, sarışın, kumral, zenci, asyalı vb. bilim insanını göreve çağırıyorum.
Hikaye bu ya...
Neden gelmesindi, bir dönem onca Helga-Melga vakası yaşamışız, ne bileyim Ottoman zamanı boğazlardan geçirip Rus'ları bombalattırmışız gemilerine... Yani bir Göte gelmesi mi çok saçma olacak şu durumda ?!
Gelmiş işte Göte !..
Tabi bir de sembolik olarak bir aileyi ziyaret etmek varmış programda. Varmış gitmiş ailenin evine kapıda zili çalmış. Ailenin çocuğu heyecan içinde beklemekteymiş,hali ile koşmuş kapıyı açmış. İçeriden anne-baba sormuş "Oğlum kim geldi" ? Cevap yok, tekrar anne baba koro halinde sormuşlar çocuğa yine cevap yok. Derken anne kalkıp varmış kapıya ve kapıda beklenen misafiri ve çocuğunu da dona kalmış olarak görünce "Bey, göte gelince çocuk dona kalmış" demiş !..
Fotoşap, badi, bodi, akıllı bodik , SiDi, PiSi , Bil Ey Sıteyşın, Filipis'ler içinden en pisini ben aldım !.. Fişer pırayz ile şişer pırayz, Vaybır, Vassab, Soni Erikzon başladı yeni sezon Prizon !
Alafranga kenefte ıkınırken "diz üstü bilgisayar" ımız ile internette sörfmenin keyfini bize yaşatan möhendiz, teknoloci ve sayın tıst'lara teşekkür ederiz amma günümüz teknolocisi artık tablet kullanırken boylu boyunca uzanmış halde iken de kenefsel ihtiyaçlarımızı giderebileceğimiz bir gubur dizaynı ihtiyacı doğurmuştur. Yüzükoyun, yüzüstü ve her türlü sayding poziyşında tablet kullanımı esnasında da zaruri dışkı atımlarımızın en konforteybıl şekilde yapılabilmesi için öncelikle iç-visreli bilim adamlarını ve cinsiyet ayrımcılığı yapmamak adına her türden bilim adamını, ırkçılık yapammak adına da kızıl, esmer, sarışın, kumral, zenci, asyalı vb. bilim insanını göreve çağırıyorum.
Labels:
dışavurum,
güzel sanatlar,
herşeybıl,
içsel bakış,
porteybıl,
sanat,
yuzeybıl
23 Şubat 2016 Salı
Ne kanunlara kalmışız da kendimizi güvende sanarak kurban olmayı beklemekteyiz !
Ne kanunlara kalmışız da kendimizi güvende sanarak kurban olmayı beklemekteyiz !
Bu kanunların hali nedir ? Bir rahatsız ayrıldığı eşini yada ayrılma safhasındaki eşini öldürüyor. 1-3 çocuğun annesi kadını öldürüyor ! Mahkeme "Ağır tahrik indirimi" falan buluyor. Peki arkadaş o 1-3 çocuğun hiç mi söz hakkı yok ? O kadının kardeşleri yok mu, o kadının anası-babası yok mu ? Onlar insan değil mi ? Hiçbirşey hissetmezler mi ! Bu rahatsız 1 çocuğun hayatındaki en değerli insanı ellerinden alıyor. Bir ana-babanın canından can yok ediyor ! Bir kardeşin yarısını yok ediyor ! Yani olan 1 tane 1 tek kadını öldürmek değil. Bir ömür boyu bu 1-3 çocuk bu yapılanı her an yaşayacak. Diğer yandan bir başka sapık bir genç kıza, bir kadına tecavüz ediyor. O insanın ailesi yok mu ? Anası-babası-kardeşleri-kocası-çocukları, bunca insanın hayatını mahvediyor bir sapık mahkemeye çıkıyor "Hafifletici sebepler" bulunuveriyor !!! İşte ne bileyim "Ağır tahrik" bulunuyor ! Bu hasta insanların yaptıkları sanki 1 kişiye mi yapılıyor ? Bu kadarcık olayın çapını göremeyen kanun ve kanun adamlarına kalmış masum insanların hayatları.
Demokrasi falan diğerleri ne yapmışlar ? Halk kendi kendini yönetiyormuş ! Halk resmen kendisini mahvedecekleri seçmekten başka bir şey yapmıyor. Ha öteki bi sistem daha iyidir falan manasına da gelmesin. Yok ki öyle bir sistem. Böyle kitle yönetim sistemleri olmaz. Bir kere bence bütün Dünya halkı hepsini yıkacak. Koyacaksın adım adım temeli, Dünya'nın kanunu olacak. Günümüzde her ülke adı altında çitlerle çevrilmiş alanda koyun sürüsü gibi mezba sıramızı bekleyenler gibi duracağımıza hiç değilse gerçekten insanlar evlatları için böyle bir fedakarlık yapmalı. Canını vermeden üstelik. Atacaksın sırtından parazit siyasileri. Getireceksin sana bilim ile binlerce yıldır yüzbinlerce kez denenmişlerden kanun koyacak kişileri.
İnsanları "millet millet", "din din", "dil dil" bölüp ahırlara tıkmış yiyen bir parazit yaşam türü var. Onlar için ahlak vs. hiç önemli değil. Şu evinde oturan öncelikle anne-babalar bunu görebilse. Öyle ömür boyu evlatlarının yüzlerine "Ah ben senin için saçımı süpürge ettim, canım feda" yalanlarını bıraksalar. Yetmemiş hala her millet belki 10'larca kez bir coğrafyada benzer şekilde ülke adı altında yerler kurmuş. Kraldı, padişahtı halkları sömürmüş. Şimdi de ne büyük değişiklik 1 baş ve etrafındakiler yemiyor da halkın sütünü-etini, koyuyorlar senato-meclis vsi bir yer 300-500 tanesi, 2 de baş altı sıra birkaç baş. Halk bu çok başlı canavar ne zaman kurban ister ise evlatlarını kurban ediyor ! Ne büyük değişik bir sistem olmuş ama değil mi ?
Bakıyorum da aynı çok tanrılı mitolojik zamanda yaşıyor aslında hala insanlık. İsimleri değişmiş, işleyiş tıpkısı ! Sadece o görünmez-bilinmez bir sürü tanrı yerine kendilerine ete-kemiğe bürünmüş bir sürü tanrı uydurmuşlar ! Böylece onların yalanlarına daha bir kolay inanır olmuşlar !..
Bu kanunların hali nedir ? Bir rahatsız ayrıldığı eşini yada ayrılma safhasındaki eşini öldürüyor. 1-3 çocuğun annesi kadını öldürüyor ! Mahkeme "Ağır tahrik indirimi" falan buluyor. Peki arkadaş o 1-3 çocuğun hiç mi söz hakkı yok ? O kadının kardeşleri yok mu, o kadının anası-babası yok mu ? Onlar insan değil mi ? Hiçbirşey hissetmezler mi ! Bu rahatsız 1 çocuğun hayatındaki en değerli insanı ellerinden alıyor. Bir ana-babanın canından can yok ediyor ! Bir kardeşin yarısını yok ediyor ! Yani olan 1 tane 1 tek kadını öldürmek değil. Bir ömür boyu bu 1-3 çocuk bu yapılanı her an yaşayacak. Diğer yandan bir başka sapık bir genç kıza, bir kadına tecavüz ediyor. O insanın ailesi yok mu ? Anası-babası-kardeşleri-kocası-çocukları, bunca insanın hayatını mahvediyor bir sapık mahkemeye çıkıyor "Hafifletici sebepler" bulunuveriyor !!! İşte ne bileyim "Ağır tahrik" bulunuyor ! Bu hasta insanların yaptıkları sanki 1 kişiye mi yapılıyor ? Bu kadarcık olayın çapını göremeyen kanun ve kanun adamlarına kalmış masum insanların hayatları.
Demokrasi falan diğerleri ne yapmışlar ? Halk kendi kendini yönetiyormuş ! Halk resmen kendisini mahvedecekleri seçmekten başka bir şey yapmıyor. Ha öteki bi sistem daha iyidir falan manasına da gelmesin. Yok ki öyle bir sistem. Böyle kitle yönetim sistemleri olmaz. Bir kere bence bütün Dünya halkı hepsini yıkacak. Koyacaksın adım adım temeli, Dünya'nın kanunu olacak. Günümüzde her ülke adı altında çitlerle çevrilmiş alanda koyun sürüsü gibi mezba sıramızı bekleyenler gibi duracağımıza hiç değilse gerçekten insanlar evlatları için böyle bir fedakarlık yapmalı. Canını vermeden üstelik. Atacaksın sırtından parazit siyasileri. Getireceksin sana bilim ile binlerce yıldır yüzbinlerce kez denenmişlerden kanun koyacak kişileri.
İnsanları "millet millet", "din din", "dil dil" bölüp ahırlara tıkmış yiyen bir parazit yaşam türü var. Onlar için ahlak vs. hiç önemli değil. Şu evinde oturan öncelikle anne-babalar bunu görebilse. Öyle ömür boyu evlatlarının yüzlerine "Ah ben senin için saçımı süpürge ettim, canım feda" yalanlarını bıraksalar. Yetmemiş hala her millet belki 10'larca kez bir coğrafyada benzer şekilde ülke adı altında yerler kurmuş. Kraldı, padişahtı halkları sömürmüş. Şimdi de ne büyük değişiklik 1 baş ve etrafındakiler yemiyor da halkın sütünü-etini, koyuyorlar senato-meclis vsi bir yer 300-500 tanesi, 2 de baş altı sıra birkaç baş. Halk bu çok başlı canavar ne zaman kurban ister ise evlatlarını kurban ediyor ! Ne büyük değişik bir sistem olmuş ama değil mi ?
Bakıyorum da aynı çok tanrılı mitolojik zamanda yaşıyor aslında hala insanlık. İsimleri değişmiş, işleyiş tıpkısı ! Sadece o görünmez-bilinmez bir sürü tanrı yerine kendilerine ete-kemiğe bürünmüş bir sürü tanrı uydurmuşlar ! Böylece onların yalanlarına daha bir kolay inanır olmuşlar !..
Labels:
ağır tahrik,
aile,
anne-baba,
çocuk,
evlat,
hafifletici sebep,
kanun,
kardeş,
sapık,
tecavüz
28 Ocak 2016 Perşembe
5 Ocak 2016 Salı
Kadın-erkek eşitliği "adet" olarak, eşitsizliği sosyal olarak ! E netice ?!
http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=18619
2014 verilerine göre 100 kişiden 50 si erkekmiş. Peki bir erkek 18-28(Ergenlikten evleneceği yaşa kadar yani) yaşları arasında diyelim ki 3 farklı kız ile ilişki yaşadı. Ne oldu ? 100 insanımız içindeki 1 erkek 50 kızın 3'ü ile birşeyler yaşadı. 10 erkek ? 30'u ile !!! 16 erkek 48 kız ile ilişki yaşadı. E kalan 34 erkeğe ne oldu ? Onlar 29'ine kadar abazan olarak 3 ayaklı bir acayip tür olarak mı yaşadılar.Yoksa ! Dilim varmıyor, zuhehehe !!! Peki ayrıca ortalama 18-28 yaş arasındaki erkek dediğim kişiler bu 10 yıllık süreçte 3 farklı kız ile mi ilişki yaşamışlardır ?..
Öyle ise bu resmi ve gerçek kanıtlar bize bambaşka bir şeyi de açıkca gösteriyor. Hele ki bu 100 kişi içindeki 50 kızımızdan birkaçı bu süreçte hiçbir ilişki yaşamamış ise ! Haydi diyelim ki 20 tanesi böyle. Kalır 30 kız 50 erkek !.. Gerisini sen bir hesapla.
Tabi bir de Türkiye'de evlenme yaşı ortalaması da bu konu ile çok ilgili. Ona da bakalım,
http://www.istatistikleri.org/nufus/evlenme-bosanma/turkiye-istatistikleri-ortalama-evlenme-yasi-2001-2014/
Yani 18-28 yaşı örneklemem çok da yanlış değilmiş !.. Hatta 18'i yüksek bile tutmuş olabilirim. Değil mi ?!
http://www.istatistikleri.org/nufus/evlenme-bosanma/turkiye-istatistikleri-ortalama-evlenme-yasi-2001-2014/
Yani 18-28 yaşı örneklemem çok da yanlış değilmiş !.. Hatta 18'i yüksek bile tutmuş olabilirim. Değil mi ?!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

